Sınır Koymak: Kendini Korumak Mı, Bencillik Mi? | 4. Bölüm
- Rabia Başaran Kesim

- 27 Şub 2025
- 9 dakikada okunur
Hayır demek sizin için zor mu? Bir şeyi reddettiğinizde suçlu mu hissediyor musunuz? O halde bu bölüm tam size göre! Bugünkü bölümde "Sınır Koymak: Kendini Korumak mı, Bencillik mi?" sorusunu ele alacağız.
Bazen sınır koymak ve hayır demek gerçekten zor olabilir. Hatta öyle ki, yaşadığımız sorunların sınır koyamamaktan kaynaklandığını fark etmeyebiliriz. Özellikle ilişkilerimizde, arkadaşlıklarımızda, aile içinde ya da iş hayatında sınır koymak büyük bir mücadele haline gelebilir. Oysa sağlıklı sınırlar belirlemek, özgüvenimizi ve özdeğerimizi pekiştirir, ilişkilerimizde sağlıklı iletişimi destekler ve bizi dış dünyaya karşı korur. Duygusal olarak kendi tarafımızda durmamıza yardımcı olur ve olası tehditlere karşı kendimizi güvenceye almamızı sağlar. Bir önceki bölümde “Aşk mı, Bağımlılık mı?” konusunu ele almış, bağımlı ilişkilerden ve onları nasıl dönüştürebileceğimizden bahsetmiştik. İşte sınır koyabilmek de ilişkilerimizi daha sağlıklı hale getirmenin en önemli adımlarından biri. Bu bölümde sınırların ne olduğunu, neden önemli olduğunu ve nasıl sınır koymayı öğrenebileceğimizi konuşacağız. Neden sınır koymak bu kadar zor? Sınırlarımızın sağlıklı olmadığını nasıl fark edebilir ve onları nasıl dönüştürebiliriz? İşte tüm bu soruların yanıtlarını birlikte keşfedeceğiz.
Hepimiz hayatımızı sürdürürken bir noktada sınırlarla karşılaşırız. Psikolojik sınırlar, kendimizi ve başkalarıyla olan ilişkilerimizi düzenlememize yardımcı olan kişisel alanlarımızdır. Bizi hem fiziksel hem de duygusal olarak korur, kim olduğumuzu tanımlar ve diğer insanlarla sağlıklı etkileşimler kurmamızı sağlar. Sağlıklı psikolojik sınırların en önemli özelliği, esnek ve geçirgen olmalarıdır. Duruma, mekâna, zamana ve kişiye göre esneyebilen sınırlar, tamamen kapalı veya tamamen açık olmak yerine ihtiyaca göre ayarlanabilen bir yapıya sahip olmalıdır.
Örneğin, çok katı sınırlarınız olduğunu düşünün. Bunu sizi çevreleyen kalın tuğlalarla örülmüş yüksek bir duvar gibi hayal edin. Bu duvar, başkalarının size ulaşmasını engellerken sizin de dış dünyayla bağlantınızı keser. Hiç kimse içeriye giremez, siz de dışarı çıkamazsınız. Bu durum, ilişkiler kurmayı, sevgiyi ve güveni hem almayı hem de vermeyi zorlaştırır. İsteseniz de bir şeyler paylaşmakta çok zorlandığınız ya da sizi sevdiğini bilseniz de o ilişkiyi kurmaktan korktuğunuz oldu mu? Belki bu katı sınırların bir sonucudur. Katı sınırlarımız varken zihin sürekli bir tehdit algısıyla hareket eder. "Her an dışarıdan bir tehlike gelebilir." düşüncesi, kişinin kendini korumak için sınırlarını sertleştirmesine neden olur. Ancak, sürekli alarm halinde olmak sadece psikolojik değil, fiziksel olarak da bizi etkiler. Sürekli tetikte olmak, stres hormonu kortizolün yükselmesine neden olur. Vücut, gerçek bir tehdit varmış gibi tepki verir ve sürekli savaş, kaç ya da don modunda kalır. Bu durum zamanla: Beynin karar verme mekanizmasını etkiler. Duygusal stabiliteyi bozar. Dikkat süresini kısaltır ve odaklanmayı zorlaştırır. Bunun nedeni, beynin alarm durumundayken amigdalanın (yani duygu merkezimizin) aşırı aktif hale gelmesi ve ön lobun (mantıklı düşünmeyi yöneten bölge) yeterince çalışamamasıdır. Zihin sürekli "tehlikeyi tespit etme" modundayken, sağlıklı kararlar almak zorlaşır. Bu durumu bir yangın alarmı gibi düşünebilirsiniz. Alarm sürekli çalıyorsa, sürekli yanıp sönen kırmızı bir ışık varsa, gerçek bir tehdit olup olmadığını anlamak zorlaşır ve zihinsel enerjimizin büyük bir kısmı bu alarma gider. Bu da bizi fiziksel ve duygusal olarak yorar.
Bir uçta yüksek, kalın duvarlar gibi katı sınırlar varsa, öbür uçta da aşırı geçirgen, gevşek sınırlar var. Bunu şöyle düşünebilirsiniz: Bir kumsaldasınız ve parmağınızla etrafınızda dönerek kuma bir çember çiziyorsunuz. Şimdi bu çemberin içinde duruyorsunuz. Peki, az önceki duvarla kıyasladığınızda ne görüyorsunuz? Kuma çizdiğiniz bu çember, o katı sınırların yanında o kadar gevşek ve korunaksız ki… Herhangi bir eleme mekanizması yok. Her şey çemberin içine rahatlıkla giriyor ve aynı şekilde her şey dışarı çıkıyor. Küçücük bir rüzgar esse bile çemberin bir köşesi bozulabilir, kumlar uçuşabilir ve sınırlarınız zarar görebilir. Bu sizi tamamen korumasız hale getirir. Mesela, diyelim ki ben Ali'ye asla "hayır" diyemiyorum, ona karşı sınırlarım o kadar geçirgen ki, eğer Ali bana duygusal olarak zarar verirse, kendimi koruyamayacağım. Hatta Ali beni manipüle etmek isterse bunu fark bile etmeyebilirim. Peki, sizin hayatınızda hiç hayır diyemediğiniz biri oldu mu? Ne kadar istemediğinizi bilseniz de, reddetmek isteseniz de sanki içinizde sizi geri tutan bir şey varmış da asıl istediğinizi söyleyemiyormuşsunuz gibi oldu mu? Bu gevşek sınırlar beni o kadar hazırlıksız bir hale sokuyor ki baş etme mekanizmalarım ve savunma mekanizmalarım herhangi bir tehlike karşısında çok güçsüz kalıyor. Bu da sinir sistemimi zorlayan ya da duygusal olarak beni zorlayan bir şeyle karşılaştığında hazırlıksız yakalandığım için daha fazla etkilenmeme, içinde bulunduğum durumdan çıkarken çok çok daha fazla zorlanmama ve aslında kendimi koruyamamama sebep oluyor. Yani hayır demek ya da bir insanın sınır koymak bencillik mi sorusu aşırı geçirgen sınırlarda birazcık devreye girmiş oluyor. Eğer hayır demek bencillik ise, neden bu işten zarar gören ben oluyorum?
Tabii ki bu kadar katı veya gevşek sınırların oluşmasının birçok sebebi var. Kendi bireysel hikayelerimiz, ailemizden öğrendiklerimiz, nesiller boyunca aktarılan inançlar, içinde bulunduğumuz kültür… Hepsi sınırlarımızı nasıl kurduğumuz üzerinde etkili. Belki birazdan sınır koymayı nasıl öğrendiğimizden de bahsederiz. Ama madem katı ve geçirgen sınırları konuştuk, o zaman sağlıklı sınırların nasıl olması gerektiğine de bir bakalım. Sağlıklı sınırları nasıl görselleştireceğiniz aslında tamamen sizin hayal gücünüze kalmış. Sizi çevreleyen sihirli bir kalkan gibi hayal edebilirsiniz, geçirgen elek gibi bir şey düşünebilirsiniz, ya da bir cam düşünebilirsiniz pek çok yerinden açılabilen. Bazı yerleri kuma çizilmiş bazı yerlere duvar örülmüş bir çember gibi de düşünebilirsiniz belki. Bunların ortak noktası, hepsi zamana, mekâna, kişiye ve içinde bulunduğumuz duruma göre şekil alıp, esneyebiliyor. Yani benim izin verdiğim şeyler, insanlar, duygular, hatta bilgiler sınırlarımı aşıp bana ulaşabiliyor. Ve yine benim istediğim kadar parçam benim istediğim tarafa doğru çemberin dışına çıkabiliyor. Sınırlarımın kontrolü bir yetişkin olarak, benim elimde. Örneğin, Ali bana "yarın sinemaya gidelim" dediğinde hayır diyebilirim. Ama aynı teklifi Ayşe yaptığında ona evet diyebilirim. Çünkü sınırlarım kişiye göre esneyip yeniden şekillenebiliyor. Yani sınırlarım beni dışarıdan gelecek bir tehlikeye karşı koruyabilir. Koruyamadığında da işlevsel olan savunma mekanizmaları ve baş etme mekanizmalarım aktif olduğu için buna hazırlıksız yakalanmam. Ve her zaman alarm halinde olmadığım için de hem hayatın tadını çıkartabilirim hem de daha mantıklı, daha işlevsel olabilirim. Sınırlarımız olmadan bireysel kimliğimizi, duygusal bütünlüğümüzü ve psikolojik sağlığımızı korumak çok zorlaşır.
Hayatın içinde sınırlar çok belirgin şekillerde de daha görünmez hallerde de karşımıza çıkar. Mesela fiziksel sınırlarımız en kolay görebildiğimiz sınırlardır. Kendi bedenimize, özel alanımıza, fiziksel rahatlığımıza saygı duyulmasını beklediğimiz sınırlardır. Birinin biz istemediğimiz sürece bize sarılmaması ya da dokunmaması sınırlarımıza saygı duyduğunu gösterir. Bunu açıkça ifade edebilmek de sınırlarımızı koruyabildiğimizi, sağlıklı sınırlar koyabildiğimizi. Daha soyut ve görmesi daha zor olan alanlar da vardır. Mesela birinin fikrini dinlemek ve saygı duymak gereklidir ancak benim düşünceme ya da inancıma aykırı bir şey olduğunda bunu ifade edebilmem de sınırlarımla ilgilidir. Ya da benim programımı zorlayacak bir buluşma planlandığında bunu söyleyip bir alternatif talep edebilmek de sınırlarımla ilgilidir.
Peki bu sınırları nasıl öğreniyoruz nerden biliyoruz nasıl sınır koyacağımızı. Pek çok şey gibi sınır koymayı öğrenmek de, genellikle çocukluk dönemimizle ve büyüme sürecimizle doğrudan bağlantılıdır. Eğer çocukken sağlıklı sınırlar koymayı bilen bir ortamda büyümediysek, yetişkinlikte de sınır koymakta zorlanabiliriz. Bazı insanlar küçüklükten itibaren "hayır" demenin bencilce olduğu öğretilerek büyür ve bu da onların başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koymalarına neden olur. Bir insanın sınır koyma becerisi, çocuklukta aldığı mesajlarla şekillenir. Pek çok uzman gibi benim de ebeveynlerle en çok konuştuğum ve çalıştığım konulardan biridir sınır koyma konusu. Çünkü genelde onlar da sınırların bilinmediği evlerde büyümüş ve bunu öğrenememiş yetişkinler ve çocuklarıyla beraber en baştan öğrenmiş oluyorlar sınırları. Çocukların büyürken net sınırlara ve sınırlarının korunmasına ihtiyacı vardır. En basitinden kendi bedenleriyle ilgili söz sahibi olmaları gerekir. Herhangi bir bayramda, buluşmada istemedikleri öpücüklere, sarılmalara onları zorlamamak. Hem sınırlarını öğrenmeleri açısından çok kıymetli hem de beden güvenliği çalışmalarında yani istismar önleyici çalışmalarda çok kıymetli. Kişisel alanlarına saygı duyularak büyüyen, hayır deme hakkına sahip olan çocuklar, kişisel alanların ve sınırların önemli olduğunu öğrenmiş olur. Bir çocuk büyürken rahatsız olduğu bir şeye hayır deme hakkına sahip olduğunda, sınırlarını koruyabilen bir yetişkin olmayı da öğrenme yolunda adım atmış olur. Sanılanın aksine şımarık bir çocuk olmaz çünkü çocuğa sağlıklı sınır koymak demek, hayır deme hakkı verirken aynı zamanda çocuğun hangi çerçevede karar verebileceğini de belirlediği için hem ebeveyn hem çocuk için uzun vadede kolaylaştırıcı olacaktır. Çocuklara sınır koyma kısmı bambaşka ve çok detaylı bir konu olduğundan konuyu biraz daha yetişkin perspektifine çevirelim.
Eğer duygularınızı açıkça ifade edebildiğiniz bir evde büyüdüyseniz, duygusal olarak sınırlarınızı kullanmayı daha kolay öğrenirsiniz. Eğer duygularınızı ifade edemediğiniz ağlama, buna mı üzülüyorsun cümlelerini duyduğunuz bir çevrede büyüdüyseniz kendi duygularınızı yaşamak ve ifade etmektense, başkalarını hoşnut etmeyi öğrenmiş olursunuz ve farkında bile olmadan sınırlarınızı ihlal etmeyi öğrenirsiniz. Yani başkalarının ihtiyaçları sizin duygularınızdan ve ihtiyaçlarından daha önemlidir. Siz duygularınızı yaşayabildiğiniz bir evde miydiniz yoksa ağladığı için cezalandırılan susturulmaya çalışılan odasına gönderilen hatta belki bir terlikten kaçmak zorunda kalan çocuklar mıydınız? Duygularınız sorgulandığında 'Ama annene/babana böyle konuşulur mu?' gibi sözler duyduğunuz oldu mu? Eğer böyle bir çevrede büyüdüyseniz iş yerinde fazla mesaiye kalmanız istendiğinde istemeseniz bile hayır diyemeyebilirsiniz. Ya da arkadaşlarınızın tüm dertlerini dinleyip kendi dertlerinizi paylaşamadığınız, kendi duygularınızı geri plana attığınız ilişkileriniz olabilir. Hayır demenin bencillik olduğunu da öğrenmiş ve bir yetişkin olarak sürdürüyor olabilirsiniz. Herkesin her isteğine koşan, asla kimseye hayır demeyen, yorulduğunu bilmeden hep bir yerlere yardıma koşturan bir ebeveynle mi büyünüz? Çünkü ebeveyniniz insanlara hayır demenin kötü bir şey olduğunu düşünüyor ve hep kendinden fedakarlık yapıyordu. Sizin aksi şekilde davranmayı öğrenen bir çocuk olmanız ne kadar mümkün? Ve bir yetişkin olarak hayır dediğinizde suçluluk duymamanız ne kadar mümkün? Çocukken yaşadığınız bir bayramı hatırlamaya çalışın. Amcaların elini öpmek zorunda mıydınız yoksa istemediğinizde kimseye sarılmaya zorlanmayan bir çocuk muydunuz? Hadi bir de bugüne bakalım, ilişkilerinizde fiziksel temasa nasıl bakıyorsunuz, birine sarılmak, öpmek istemediğinizde hayır diyebiliyor musunuz? Eğer hayır diyemeyen bir insansanız, sınırlarınızın ihlal edildiğini fark etmeniz bile çok zor olabilir. Çünkü sınırınızın nerede olduğunu göremez ve bilemezsiniz. Bu da sizi manipülasyonu, kontrolcülüğü normal görebildiğiniz sağlıksız ilişkilere sokabilir. Sınır koymayı öğrenmediyseniz, sizi yönlendiren, manipüle eden ve kontrol eden insanlara karşı savunmasız olabilirsiniz. Çünkü tüm bunları fark etmek için bile sağlıklı sınır bilincinizin olması gerekir.
Tüm bunlar yani sınır koymayı en başta nereden öğrendiğimiz bizim bir yetişkin olarak sınır koymakta neden zorlandığımızı anlayabileceğimiz ilk yerdi. Ama sınır koymamızı zorlaştıran çocukluk deneyimlerimizden bağımsız başka faktörler de var. Mesela toplumsal yapı ve kültür. Biz kalabalık bir toplumsal yapıya sahibiz. Kalabalık aileler, herkesin iç içe olduğu, çoğu zaman sınır diye bir şeyin adı bile olmayan, özellikle kadınların aşırı fedakar oldukları bir aile yapısı doğuruyor. Kültürel yapının farkında olmadan sağlıksız bağlanma şekillerini desteklediğini ve erkekleri böyle bir yapıya yönelttiğini aşk mı bağımlılık mı bölümümüzde konuşmuştuk. Oradaki en son babalar duyar Haluk örneğinden ilerleyebiliriz yine. Haluk sağlıksız bağlanma stilinin yanı sıra aynı zamanda çok katı sınırları olan ve esnemeyi bilmeyen biri. Bu da onu duygusal olarak stabil olmayan, gergin ve kontrolcü birine dönüştürüyor. Haluk, esnemeyen sınırlarıyla kendini güçlü zannediyor. Oysa, gerçek güç, sınırlarını ihtiyaca göre esnetebilmekte. Gerçekten güçlü biri, empati kurabilir ve değişime açık olabilir. Kültürümüz fedakarlıkları yücelten hikayelerle dolu. Fedakarlık elbette bazen gerekli olabilir, ama fedakarlık sadece bir seçim mi, yoksa zorunluluk mu? Ya da hep kendini feda eden bir insan gerçekten mutlu olabilir mi? Bu hikayeler bizi hayır demenin yanlış olduğu, başka insanların istek ve ihtiyaçlarının bizim istek ve ihtiyaçlarımızdan daha önemli olduğu konusunda yönlendirmiş oluyor. Aslında sağlıklı bir şekilde sınır koyabilmiş olsak da sonrasında hissettiğimiz suçluluk duygusu, ya da herhangi bir konuda duyduğumuz onaylanma ihtiyacı da bizi sağlıklı sınır koyabilmekten alıkoyan şeyler. Ve tabi ki bağımlı ilişkiler, bir bağımlı ilişkideysek sınır koyamayız çünkü güç dinamikleri dengesizdir ve tüm kontrol karşı tarafın elindedir, sınır koymamız gerektiğini fark edemeyiz bile. Bağımlı ilişkileri ve ilişkimizdeki güç dinamiklerini nasıl düzenleyebileceğimizi bir önceki bölümde uzun uzun konuşmuştuk sizi zorlayan bir ilişkinin içindeyseniz göz atmayı unutmayın! Çünkü sınır koymak, sadece kişisel bir karar değildir. Aynı zamanda bir güç dengesidir. Ve bazen, bunu görebilmek bile büyük bir adımdır.
Peki diyelim ki ben sınır koymakta zorlanıyorum neler yapabilirim? Öncelikle fark etmenin ilk adım olduğunu artık biliyorsunuz. Her sorunda olduğu gibi sınır koyamama sorunumuzda da çözümün ilk adımı onu fark edebilmek. Fark edebilmeyi hafife almıyoruz, dışarıdan bakıldığında çok kolay bir adım gibi olsa da aslında en zor adım. Sınırlarla ilgili bir sorunum olduğunu, sınır koymanın beni zorladığını fark ettim. Sonrasında yapmam gereken şey sınırlarımı fark etmek, onları anlayabilmek ve gözlemlemek. Eğer sınırların fazla geçirgense, hayır diyemiyorsan, önce seni rahatsız eden, istemediğin ama sırf başkalarını üzmemek için yaptığın şeyleri fark et. Kendine hangi durumlarda içten içe rahatsız hissediyorum? Hangi insanlarla görüşmek beni tüketiyor? Hangi konularda hayır demekte zorlanıyorum? gibi sorular sorarak işini kolaylaştırabilirsin. Katı sınırların olduğunu düşünüyorsan da benzer sorularla bunları daha iyi anlamaya çalışabilirsin. Hangi konularda katı bu sınırlar? Kime ya da neye karşı hiç esneyemiyorsun? gibi dönüştürebiliriz soruları. Bunları daha iyi anladıktan sonra sınır koymaya ya da sınırlarını esnetmeye küçük adımlarla başla. Örneğin Ali’ye hiç hayır diyemiyorsan senin için en kolay olacak şekilde hayır diyerek başla hatta belki önce belki diyerek bile başlayabilirsin. Arkadaşlarınla duygularını hiç paylaşmıyorsan önce senin için paylaşması en kolay olanından belki seni en az etkileyeninden başlamak küçük bir adım sayılabilir. Etrafındaki çoğu kişi sınırlarına saygı duymuyorsa, sınırlarına ve sana saygı duyan, sınırlarını gözeten insanlarla daha fazla vakit geçirmek sınırlarını korumayı öğrenmenin kolay ve işlevsel bir yolu olabilir. Sağlıklı ve düzgün sınır koyabildiğini düşündüğün bir arkadaşın varsa onunla daha fazla vakit geçirmek senin sınır koyman için de çok güzel bir örnek olabilir. Sınır koyduğunuzda ‘Aman canım bu seferlik yapsan ne olur, Sen de çok bencilsin senden 40 yılın başında bir şey istedim, Sen eskiden böyle değildin çok değiştin’ gibi cümlelerle sınırlarınızı yok sayan ve sizi zorlayan insanları fark edin ve onlara hazırlıklı olmaya çalışın. Eğer bu tarz insanların çevresindeyken sınırlarınızı korumak çok zorsa, onların tavırları size kendinizi kötü hissettiriyorsa Belki bu insanları mümkün olduğunca hayatınızdan uzaklaştırmak da iyi bir çözüm olabilir. Bir şeyleri fark ederek, küçük küçük adımlar atarak sınırlarınızı yeniden inşa edebilir ya da koruyabilirsiniz. sınır koymayı nereden öğrendiğimizle, sınır koyduğumuzda nasıl hissettiğimizle, sınır koyamadığımızda hayatımızda neler olduğuyla ilgili farklı farklı şeylerden bahsettik. Bazen çok küçükken öğrendiğimiz bazı şeyler, ya da tekrar tekrar yaparak pekiştirdiğimiz bazı davranış kalıpları kendi başımıza değiştirmemiz için fazla güçlü olabilir. Ve böyle zamanlarda profesyonel bir destek almak hem sorunumuzu çözmemizi sağlar hem de hayat kalitemizi çok arttırır.
Peki sizin sınır koyarken en çok zorlandığınız alan neresi? Ya da sizce siz sağlıklı sınır koyabiliyor musunuz? Hikayelerinizi yorumlarda benimle paylaşmanızı heyecanla bekliyorum. Konuyla ilgili daha detaylı bilgi edinmek için bölümü dinlemeyi ve kaynakça kısmındaki okuma önerilerine göz atmayı unutmayın!
.jpeg)
Yorumlar